left
 
 
   
right
Ana Sayfa
Tuesday, 30 September 2014
 
 
Ana Sayfa
Yazarlarımız
Haberler
TV Programları
Öner Gürcan Kütüphanesi
Kadın Meclisi
Bize Ulaşın
GÜNEYDOĞU’DA OKULLAR YAKILIRKEN… Yazdır E-posta
Yazar Zeki Sarıhan   
Friday, 19 September 2014

 

 

Yeni öğretim yılı olaylarla başladı. Kürt nüfusun yaşadığı Güneydoğu’nun üç noktasında Kürtçe eğitim yapacağı ilan edilen üç okul açıldı. Televizyondan izlediğimize göre bu ilkokullar üç yıl Kürtçe eğitim yapacaklar, daha sonra ise Türkçe-Kürtçe eğitime geçilecekti.

Hükümet, okul açmanın hükümetin iznine bağlı olduğu gerekçesiyle bu okulları mühürletti. Akşam mühürlenin kapılar, sabah okulun kurucuları tarafından sökülüp yeniden açıldı, yeniden kapatılması üzerine de bahçede sembolik dersler yapıldı. İnatlaşma sürüyor…


GÜNEYDOĞU’DA OKULLAR YAKILIRKEN…  Zeki Sarıhan  Yeni öğretim yılı olaylarla başladı. Kürt nüfusun yaşadığı Güneydoğu’nun üç noktasında Kürtçe eğitim yapacağı ilan edilen üç okul açıldı. Televizyondan izlediğimize göre bu ilkokullar üç yıl Kürtçe eğitim yapacaklar, daha sonra ise Türkçe-Kürtçe eğitime geçilecekti.   Hükümet, okul açmanın hükümetin iznine bağlı olduğu gerekçesiyle bu okulları mühürletti. Akşam mühürlenin kapılar, sabah okulun kurucuları tarafından sökülüp yeniden açıldı, yeniden kapatılması üzerine de bahçede sembolik dersler yapıldı. İnatlaşma sürüyor…   Belli ki, bu okulları açanlar, dikkatleri anadilinde eğitime çekmek ve hükümeti bir emrivaki karşısında bırakmak istiyorlar. Hükümet açıklamalarında ise anadilinde eğitim hakkı reddedilmiyor, okulların izinsiz açıldığı üzerinde duruluyor ve bu çabanın çözüm sürecini sabote etmeye yönelik olduğu ileri sürülüyor. Hükümet adeta “Acele etmeyin, her şeyin bir vakti var. Bekleyin” mesajı veriyor. Beklemeye tahammülü olmayanlar hükümetin tutumunu protesto etmek için okulları yakıyor, tahrip ediyor.  Bu işin sonu nereye varacak? Okul özel ve paralı olursa mümkün olan Kürtçe anadilinde eğitim hakkı genel, parasız devlet okulunda da tanınacak mı? Kürtçe eğitim mümkün müdür? Kaçıncı sınıfa kadar mümkündür? Bu okullarda Türkçe-Kürtçe dengesi nasıl kurulmalıdır?  Günümüzde anadilinde eğitim, ne yazık ki eğitimcilerin karar vereceği, çocuğun daha mutlu ve başarılı olacağı bir eğitim yöntemi ve hak olmak yerine siyasi bir çekişme konusu haline geldi. Bir an önce yapılması gereken şey, hükümetin bunu siyasi bir kavga nedeni olmaktan çıkararak eğitim biliminin gereklerinden başka bir şey düşünmeyen eğitimcilerden uzman bir kurul oluşturarak konuyu enine boyuna irdeletmesi ve onların vardıkları sonuca göre hareket etmesidir. Çünkü tıp gibi, mühendislik, antropoloji gibi eğitim bir bilimdir. Bu bilimle haşır neşir olan bir kişinin siyasi nedenlerle hareket etmesi düşünülemez.   Konu anadilinde eğitimden açılmışken 23 yıl önce bu konuda yayımlanan dosyanın haziran ayında paylaştığım üç bölümünden sonra son kısmını buraya almakta yarar gördüm.   KORKMADAN KONUŞANLAR!  Öğretmen Dünyası’nın Nisan 1991 tarihli sayısında yayımlanan yer alan bazı ilginç bulgular şöyle:   Dergi merkezinin isteği üzerine Trabzon’un bir ilçesinde dergi temsilcisi öğretmenler arasında yazılı bir anket yapıyor. Kürt veya diğer Müslüman grupların kendi dillerinde eğitim yapmalarına “Evet” mi, “Hayır” mı dediklerini soruyor. Bazı öğretmenler anketi doldurmaktan çekiniyor. Katılan 80 öğretmenlerin yüzde 54’ü “Evet, 46’sı “Hayır”ı işaretliyor. İzmit Derince de dergi temsilcisi konuyu öğretmenlerle görüşüyor. Çoğunluğun, ankete yazılı olarak yanıt vermeye çekindiği, sağ eğilimli öğretmenlerin Kürtçenin okullara girmesinin kabul edilemez olduğu, sol eğilimli öğretmenlerin ise anadilinde eğitimin bir demokrasi ve insan hakkı olduğunu belirttiği rapor ediliyor. Aydın’da konu ile ilgili olarak okul müdürlerinin görüşlerini almak isteyen bir öğretmen “Bu devlet politikası, bizim görüş bildirmeye hakkımız yok” yanıtıyla karşılaşıyor. Temsilci birkaç meslektaşıyla da konuştu ve “Anadilinde eğitim, hele Kürt sözü geçtiğinde öğretmenler dillerini yutuyorlar” saptamasını yaptı.   Karadeniz Ereğlisi’nde görüşü alınabilen 34 öğretmenden yüzde 56’sı anadilinde eğitimi desteklediği, Yüzde 41’nin ise karşı çıktığı belirleniyor. (Onların kendi cümleleriyle yanıtları dergide yer alıyor) Denizli’de görüşü alınabilen 17 öğretmenden 11’i konuya olumlu, 5’i ise olumsuz bakıyordu. Doğu Anadolu bölgesinde bir öğretmen de dergi için bu konuda anket yapmak istediğini, ancak halkın cevap vermekten “son derece” çekindiğini bildirmiştir.    Dosyada Doğu’da çalışan öğretmenlerin konu hakkındaki görüşlerine de başvurulmuştur. Bunlardan dördü adlarını saklı tutmakta, Hüseyin Mercan ile Ziya Gökerküçük yazılarında kendi adlarını kullanmışlardır.   DENEYİMLER AKTARILIYOR  HD, Türkçe öğretmenidir. İlkokula başladığında Türkçe bilmediği için öğretmeninin sözlerine boş gözlerle bakıp cevap veremediğini, sıkılmadan konuşmaya ancak üniversiteye girince başladığını anlatmakta “Annemin diliyle sembolleştirdiğim küçük dünyama ilişkin düşlerime ket vuran, düş dünyamın bölünmesine ne hakla sebep olundu?” diye sormaktadır.  Dört yıl kadar Kars’ın bir ilçesinde çalıştığını anlatan Hüseyin Mercan, ilkokuldaki arkadaşlarının üçüncü sınıfa kadar Türkçe öğretmeye uğraştıklarını, kendisinin de sözlü ve yazılı anlatım derslerinde zorluk çektiğini, okulda Kürtçe konuşmanın yasak olduğunu, kendilerinin bu yasağı “Ders içinde konuşmak yasak” diye yumuşatma yoluna gittiklerini anlatmakta “Kürt köyünde öğretmenlik çok zor” diyerek yumurta kelimesini kavratmak için öğretmenin türlü tavuk taklitleri yaptığını, sonunda evden yumurta getirip gösterdiğini belirtmektedir.   Muş’ta çalışmış 6 yıllık bir öğretmen de sınıfta geçen bir olayı nakletmektedir. Öğrencinin biri parmak kaldırarak “Öğretmenim ben İzmir’e gidecek” demiş fakat öğretmenin niçin, kiminle, ne zaman sorularına yanıt verememiştir. Meğer tuvalete gidecekmiş. Yüznumara kelimesi Kürtçeye “İzmare” olarak geçmiştir. Çocuk da bunu İzmir’le karıştırmıştır…   Ziya Gökerküçük, 1976’da göreve başladığı Adıyaman’a bağlı Kâhta ilçesinin Alidam köyündeki deneyimlerini anlatmaktadır: Halktan ve öğrencilerden Türkçe bilenler sınıfta kendisine tercümanlık yapmaktadır. İlk iki sınıfta ders kitabını bir yana atar. Çocukların dünyasından ve çevre işleri ve uğraşılardan cümlelerle konuları işler. Gökerküçük, konu hakkında şöyle yazıyor: “Anadilinin Kürtçe olduğunu yadsıyamadığımız bu topluma hor bakarak onu dışlayarak ve zorla Türkçe öğreterek onu kazanamayıp düşman yaptığımız gibi tarih önünde insanlık adına da suçlu oluruz. Onun için anadili eğitimini ve yanında Türkçe eğitimini vermeliyiz. Anadili Kürkçe olan arkadaşlarımız bu yörelere verilirse tercüman kullanmayacak ve inanıyorum ki çok daha başarılı olacaklardır. Hem de yılgınlığa düşmeyeceklerdir. 21. Yüzyıla yaklaştığımız şu yıllarda anadili-devlet dili tartışmalarını yapmak zaaftır artık. Onun için ANADİLİ HAKTIR ve birçok kültürün yaşadığı Anadolumuzun gelişmesi için de gereklidir. Ayrıca insan yetiştirmek, insanı kazanmak için, çağı yakalamak için de anadili eğitimi BAŞARIYI ARTIRIR” (Büyük harfleri kullanan kendisi).   Erzurum’dan yazan adı saklı ilkokul öğretmeni, bir sayfalık yazısında bölgedeki eğitimin sefaletini dile getirirken şu olgulara değiniyor: Öğrenci ilkokulun ilk üç sınıfında yalnızca Türkçe öğrenmektedir. Veliler, erkek çocukları okula yalnız dil öğrensin diye göndermektedir, çünkü bu dil İstanbul’a çalışmaya gittiklerinde işlerine yarayacaktır. Kız çocukları ise ilk üç sınıftan sonra okuldan alınmaktadır. Beşinci sınıfa gidip de okuma yazma bilmeyen çok öğrenci vardır. Öğrenciler ezberlemeleri istenen Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi ve İstiklal Marşı’nın 10 kıtasını ezberlemekte fakat anlamını öğrenememektedir. Kürtçe konuşma yasağına uymayan öğrencilere öğretmenlere ihbar edilmekte, bunlar dayakla ve yumurta getirmekle cezalandırılmaktadır.   Diyarbakır’dan 5 yıllık bir ilkokul öğretmeni de İlkokula başladığında Türkçe bilmediği için sağır ve dilsiz gibi olduğunu, babasına hep okulda neden Kürtçe konuşma yasağı olduğunu, fakat babasının bunun nedenini açıklayamadığını, cesaret edip öğretmene de soramadığını, hep Kürtçe düşünüp Türkçe konuşmaya çalıştığını, bunu öğrenim hayatı boyunca yaşadığını anlattıktan sonra yazısını şöyle bitiriyor: “Doğunun bir köyünde çalışıyordum. Öğrenciyken yaşadığım güçlükleri yaşamamaları için çok uğraştım ama kendi dillerini niçin konuşamadıklarını anlatamadım”  ÖĞRETMENLER NE DİYOR?  Özel dosyanın “Öğretmenler ne diyor?” bölümünde 21 öğretmenin kısa yanıtları vardır. Görüşlerini kendilerine ait ifadelerle özetliyorum: Ali Aksoy: “Anadilde eğitimi savunmak, tanımak, insan olmanın, çağdaş olmanın, demokratik olmanın ölçüsüdür.” Yakup Çebi: “Demokratik düşüncenin bir gereği de uygar bir yapı içerisinde doğal olanı bulmaktır. Değerler kendi anlayışları içerisinde kurumlaştırılırsa gerçek niteliklerini hem korur, hem sürdürürler.” İ. Kadir Kılıç: “Yaşamak, her insanın doğal hakkıysa, anadilinde eğitim yapmak da bununla özdeştir.” Gül Bozkurt: “Bilimsellik korunarak Türkçe içindeki küçük dillerin de su yüzüne çıkmasından yanayım fakat içimdeki endişe anadilde eğitim konusunda çok da demokrat ve özgür düşünmemi engelliyor.” Musa Gökhan: “Eğitim ve öğretimi en iyi şekilde yürütmek ancak insanların anadillerini kullanmalarıyla mümkündür.” Muhammet Kocakaya: “Ben Kürt meselesi olduğuna inanmıyorum. Türkler öz ve öz Türk’tür. Kürtlerin konuştuğu toplam üç bin kelime vardır.” Adil Güneşer: “Anadilinde eğitime hayır demek, bilime ve insan haklarına hayır demektir.” Necati Kur: “Anadilinde eğitim kadar doğal bir şey olmasa gerek.” Adı saklı: “Dil eğitimi ve öğretiminde o dilin dilbilgisi, etimoloji ve sentaks gibi özelliklerinin tam olarak bilinmesi ve bu için uzman, duyarlı, gözlemci ve dikkatli kişilerce yapılması gerekir.” Özden Bilgin: “Anadilinde eğitim yapmak herkesin insan hakkıdır. Bu hakkı biz eğitimciler de savunmalıyız.” Veysel Bilgin “Anadilinde eğitimi insanlık hakkı, demokratik hak olarak görmek gerekir.”  Ali Yeşil: “Anadilinde eğitim her insanın en doğal hakkıdır.” Tuncer Aksu: “İnsanları eğitmek, onlara anadili öğretmekle başlar.” Hüseyin Hızal: “Etnik kimliklerini günümüze değin taşıyabilmiş bir halkın kültürel kimliklerinden soyutlanmaya çalışılmasından olumlu bir sonuç alınamayacağı gibi, çağdaş bir suç da işlenmiş olur.” Celalettin Yılmaz: “Bana göre, insanlar ne olursa olsun Türk, Kürt, Hıristiyan, kendi anadili ile konuşmalı, yazmalı.” Ahmet Hasançebi: “Bütün dünyada azınlıklar meselesi ve bunların anadilde eğitimi savunulurken ülkemizdeki azınlıkların ve Kürtlerin anadillerinde eğitimi kaçınılmazdır.” Metin Atagün: “İnsanların en iyi şekilde yetişmesi için insanoğlunun en iyi kullandığı dilde eğitim imkânına sahip olmasıyla mümkün olacağı inancıyla, hiç kimsenin bu olanaktan yoksun bırakılmasının yanında olmak mümkün değil.” Süleyman Ekim: “Anadilde eğitim hakkına Türkiye’nin zenginliği olarak bakmak gerek.” Bilal Dilber: “İyi bir öğrenme, anadilinin anlatım olanaklarıyla mümkündür. Eğitim hakkını ‘Anadilde eğitim hakkı’ olarak anlamak gerekir.” B.A: “Anadilde eğitim, anadilde hak eşitliği önemlidir.” Bingöl’den bir öğretmen: “Bir dili ve kültürü bastırmaya, sindirmeye çalışmak ne insanlıkla, ne de demokrasiyle bağdaşır. Kürtçe üzerindeki asimilasyonun kaldırılması zamanı artık gelmiştir.”   Dosyada konu ile ilgili iki makale de yar alıyor. Eğit-Der Genel Sekreter yardımcısı Doğan Gülmez, “İki Dilde Eğitim Zorunludur” başlıklı yazısında Almanya’daki uygulamalardan çıkan dersleri anlatıyor. Mehmet Bayrak da “Kürtler ve Anadilde Eğitim” yazısında Kürtler için kendi dillerinde eğitimin hâlâ tartışılıyor olmasını “utanç verici” olarak niteliyor. “İlkokuldan üniversiteye kadar en sonlarda seyreden Kürt çocuklarının ve gençlerinin tümü mü geri zekâlı?” diye sormaktadır.   Dosyanın son yazısı “Öğretmen Örgütleri ve Anadilde Eğitim”e ayrılmıştır. Yazıda, dayaksız eğitim, demokratik eğitim, pratik eğitim gibi doğrudan doğruya bir eğitbilim ilkesi olan anadilinde eğitimi öğretmen örgütlerinin programlarına almaları önerilmektedir.  (18 Eylül 2014)
Devamını oku...
 
Rıza Tüccarları ve Çarşı Gibi, Erkan Kılıç Gibi Bazı Nezaketsizler… Yazdır E-posta
Yazar Gaffur Yakınca   
Friday, 19 September 2014
Nezaketsiz işçiler otoyolu tıkama kabalığını gösterirken !

Nezaketsiz işçiler otoyolu tıkama kabalığını gösterirken !

Havuz Gazetecileriyle Demirtaş’ın Ortak Üslubu…

Ölen kardeşlerimizden birinin babası başbakanlıkta oturan “stratejik bekçiye” hak ettiği yanıtı vermiş, “oğlumu siz öldürdünüz hesabını soracağım” demiş. Derinlik uzmanı islamcı beyefendi ne yanıt verdi bilmiyoruz, ihtimal, yüzüne şamarı yiyen her muktedirin yaptığı gibi önce apışıp kalmış sonra da yağıp gürlemiştir.

Ama bu işin derdi havuzun gazetecilerini sarmış, patronun sinirleri bozulur da önümüze attığı kemiği keser diye korkuyorlar zahar, oğlunu kaybeden babaya atarlanıyorlar. Çeşit çeşit konuşanı var da bir tanesi özellikle “değişik”. Bıyıkları yeni terlemiş bu havuz yavrusu  “başbakan adam yerine koymuş aramış, böyle konuşmak nezaketsizliktir” demiş. Bu tip adamların türemesi sayesinde gazetecilik mesleği tıpkı faşistlik ve pezevenklik gibi kartvizite yazılması yakışık almayan işlerden biri haline geldi. Onun için, dünya gözüyle Şamil Tayyar’ı  gören bizler bu kısma şaşırmıyoruz. Burada asıl ilginç olan nokta “nezaketsizlik” sözcüğü. Ulan diyorum ben bu sözü nereden anımsıyorum,  biraz düşününce çıkardım, alkışçı Selo’nun tarzı değil mi bu? Allah allah, ne ilgisi var bu şeref mahrumu beslemelerle bizim Selo Başgan beyin?


Devamını oku...
 
TAYYİP ERDOĞAN PSİKOPAT DEĞİLDİR! Yazdır E-posta
Yazar Rahmi YILDIRIM   
Friday, 19 September 2014
19 Eylül 2014
 
Sayın Recep Tayyip Erdoğan Çankaya Köşkü’ne çıktıktan sonra kurulan Yeni Türkiye’ye uyum sağlayıncaya değin yazmama kararındaydım. Yazsam, eski alışkanlıkla ve kadir bilmezlikle çok sayın Erdoğan’ı kötülemiş olurdum. Henüz uyum sağlayabilmiş değilim ama HaberTürk gazetesinde bir köşe yazısına rastlayınca yazmadan edemedim.
Efendim Dr. Neva Çiftçioğlu Banes, HaberTürk’teki köşesinde “Psikopat” başlığı altında Amerika Psikiyatri Derneği’nin bir makalesinden söz etmiş. Bu makaleye göre psikopati, en tehlikeli kişilik bozukluğu. Çünkü, kişileri yönlendirmede, olayları manipüle etmede psikopatların üzerine yok. Zeki ve kurnaz olmanın yanı sıra hiç utanmadan yalan söylüyorlar, yetenekli olmadıkları halde kendilerini çok başarılı şekilde pazarlıyorlar. En çok dikkat çeken bir özellikleri de aslında hiç duygulanmadıkları halde, gözyaşı dökerek ağlayabilmeleri.
Devamını oku...
 
NATO’NUN YENİ ORTADOĞU SEFERİ Yazdır E-posta
Yazar Yavuz Alogan   
Monday, 15 September 2014
           
ABD’nin, elini kirletmeden havadan sürdüreceği yeni Ortadoğu seferi ile Rusya’ya  uyguladığı askeri baskının yeni  evresi çakıştı. Basite indirgemek gerekirse: Rusya’yı Ukrayna’da sıkıştırırken, Irak ile Suriye’yi şekillendirmeye çalışacak.
    ABD’yi Suriye’ye saldırmaktan caydıran iki olay olmuştu. Birincisi, Rusya’nın kararlı tutumu ve krizin en kritik  anlarında Doğu Akdeniz’e savaş gemisi göndermesi; ikincisi, Rusların Suriye topraklarında kurdukları radar sisteminin bir Türk uçağını düşürerek  etkin olduğunu kanıtlaması. Savaşın kapıda olduğu bir anda, Abdülfettah El-Sisi ABD’nin Suriye’ye saldırması halinde Süveyş Kanalı’nı kapatacağını  ilân etmiş,  İran ise Suriye’den sonra sıranın kendisine geleceğini düşünerek Rusya’yla  bir blok gibi görünmüştü.
   
Devamını oku...
 
SOSYALİSTLERİN KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI! Yazdır E-posta
Yazar Yavuz Alogan   
Wednesday, 10 September 2014

 


Bir grubun ya da partinin “resmi görüş”üne bağlanmamış bir sosyalist için  en zor şey PKK hareketi hakkında yazmaktır. Hakan,  Kürt hareketi hakkında yazmamı istediği zaman ilk aklıma gelen bu oldu. Kendisi, telefonda, bir an durakladıktan sonra, “Fakat lütfen hakaret olmasın” deyince, bu görüşüm iyice pekişti. Gerçekten çok zor… Arkadaşımın “hakaret” dediği şeylerin zirvesi, yıllar önce Ahmet Kaya hakkında yazdığım bir yazıda kullandığım şu ifadedir: “Örgütün Serok’u  henüz Şam’dan ayrılıp dünyanın bütün istihbarat örgütleri tarafından ping pong topu gibi oradan oraya savrulduktan sonra Türk istihbaratının eline geçmemiş; gözbağı açıldığı anda milyonlarca tv. izleyicisinin gözü önünde, ‘Benim anam da Türktür; size her konuda yardımcı olurum,’ dememiş; güdümlü siyasetini İmralı’dan sürdürmeye başlamamıştı.” Bunca zaman (yedi yıl)  sonra bu ifadenin, ironik olmanın yanı sıra biraz sert olduğunu, gerçekliğin sadece bir yönünü ortaya koyduğunu belirtmek durumundayım.

         Ancak sorun da zaten  bu noktada ortaya çıkıyor. PKK gerçekliğini  “sadece bir yönü”yle değil, bütün yönleriyle ortaya koymak; kolayına kaçmayacaksak, yani Lenin’den  “ulusların kendi kaderini tayin hakkı”na dair 1920 tarihli birkaç alıntı yaptıktan sonra, “ezen ulus sosyalistleri olarak Kürt halkının özerklik/bağımsızlık mücadelesini, ayrı devlet kurma hakkını destekliyoruz” gibi klişe bir sonuç cümlesi kurmayacaksak,  gerçekten çok zor.
Devamını oku...
 
YİNE CEZAEVİ YOLU GÖRÜNDÜ Yazdır E-posta
Yazar Mahmut Alınak   
Tuesday, 09 September 2014

             

                    

 

 

   Türkiye'de devlet eliyle işkence yapmak ve insan öldürmek suç değil, işkencecileri ve devlet katliamlarını lanetlemek suçtur.

                       Birkaç yıl önce Tahsin Orman adlı Digor'lu bir kişi eşiyle kavga etmiş, bu nedenle Kars emniyetince gözaltına alınmıştı. Yakınları benden avukat olarak yardım isteyince Kars adliyesine gitmiş, gördüğüm içler acısı manzara karşısında dehşete kapılmıştım. Şahsın yüzü gözü yara bere  içindeydi, tanınmaz hale gelmişti, giysileri kurumuş kanlarla kaplıydı. O an insanlığımdan utandım. "Bu canavarlıktır, hayvanca bir uygulamadır,"dedim. Eğer o gün o korkunç tablo karşısında susmuş olsam, hayat boyu hep suçluluk duyacak ve kendimden utanacaktım.

                      

Devamını oku...
 
TOPLARI DOĞRU YERLEŞTİRMEK Yazdır E-posta
Yazar Yavuz Alogan   
Tuesday, 02 September 2014

         

 

27 Ekim 1917 akşamı Petrograd’da hava soğuk ve yağmurlu, sokaklar ıssızdı. Örgüt adı “Raskolnikov” olan bahriyeli Feyodor Feyodoroviç İlyin, Bolşevikler’in kontrol noktalarından geçerek  Askeri Mıntıka Karargâhı’na ulaştı. Vladimir İlyiç kendisiyle görüşmek istiyordu. Karartma uygulanan binanın üst katında bir odaya girdi. Odada eşya olarak sadece fenerle aydınlatılan büyük bir tahta masa ve masanın yanında tek bir sandalye vardı. Sandalyede Leon Trotskiy oturuyor, dirseklerini dayadığı masanın üzerine yayılmış haritayı inceliyordu.  İllegaliteden henüz çıktığı için hâlâ sakalsız ve bıyıksız olan Lenin, başında bir işçi kasketi, haritaya eğilmiş vaziyette ayakta duruyordu.

         Raskolnikov’un içeriye girdiğini fark edince, başını kaldırıp sordu: “Baltık Filosu’nun hangi gemilerinde ağır top var?”

         Petropavlovsk tipi dretnotlarda,” diye cevap verdi, Raskolnikov. “Her birinde küçük topların yanı sıra, 12 inç 52 kalibrelik  taretli toplar var.”

Devamını oku...
 
DÜNYA LİDERİ’NİN HİLE-İ ŞERİYYESİ Yazdır E-posta
Yazar Rahmi YILDIRIM   
Monday, 25 August 2014
 
 

Recep Tayyip Bey için üzüldüğümü söylersem inanmazlık etmeyin lütfen!
Nasıl üzülmem?
Koskoca “Dünya lideri!”
Eskilerin deyimiyle “Cihan padişahı!”
Hatta “Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde taşıyor!”
Düştüğü hale bakın!
Çoook çok eskilerde Cihan Padişahı’nın vekili olarak Osmanlı sadrazamının yedi düvele kral seçmesi gibi O da bugün “Dünya lideri” olarak Türkiye’ye başbakan tayin ediyor, iktidar partisine genel başkan seçiyor. Azametine haşmetine kurban olsunlar hani!
Gelgelelim bir seçim sonucunu Resmi Gazete’de yayımlamaya çekiniyor, sokak veletlerinin deyişiyle tırsıyor. Hani millet ilk kez kendisine padişah, affedersiniz Cumhurbaşkanı seçmiş, Recep Tayyip’e teveccüh etmiş ya. İşte o seçimin sonucunu Resmi Gazete’de yayımlamaya tırsıyor. Seçim sonucunu 28 Ağustos tarihinde ilan edecekmiş.
Devamını oku...
 
Heykel Remzi ve Heykel Savaşlarının Muhtemel Faydası “anaaam, çükü de bizim İremzi’nin çüküne benziy Yazdır E-posta
Yazar Gaffur Yakınca   
Sunday, 24 August 2014

 

https://deligaffar.files.wordpress.com/2014/08/iremzi.jpg
 Malatya Atatürk Anıtı – Bizden taraftaki bayrak taşıyan genç adam bizim İremzi :)

 

Ben kulunuzun arada bir yaptığı performansları saymazsanız, Malatya’da çoluk çocuğun gözü önünde utanmadan anadan üryan durabilen tek kişi Heykel Remzi’dir. Malatya ağzıyla diyecek olursak “İremizi”. Heykel takma adı değidir, tıpkı benim gerçek bir deli olmam gibi İremizi arkadaş da gerçek bir heykeldir.

Anlatayım, Malatya Atatürk Anıtı Hürriyet Parkı’nın karşısındaki alanda yer alır. Anıt yüksekçe bir kaidenin üzerinde askeri üniforma ile Atatürk ve onun yanında gençliği temsil eden bayrak taşıyan bir genç adamdan oluşur. 1945-46 yıllarında Malatya’ya bir İnönü bir de Atatürk anıtı yapılması için bağış kampanyası düzenlenmiş. Toplanan 290 bin liranın 160 bin lirası İnönü heykeline, 130 bin lirası Atatürk anıtına harcanmış.

Devamını oku...
 
AKP'nin TARİHSEL GÖREVİ.. AKP İktidarı: Sermayenin Pasif Devrimi Yazdır E-posta
Yazar Cihan Tuğal- Birikim Dergisi   
Tuesday, 19 August 2014

 

 

Başörtüsü, dolayısıyla da AKP’nin İslami kimliği, bir kez daha gündemde. Laik elit, Merkez Bankası başkanlığı için adı geçen kişilerin örtülü eşlerinin olmasını, devletin İslamileştirilmesine yönelik bir adım olarak görme eğiliminde.2 Elitin spekülasyonları arasında, bu kişilerden birinin sırf eşi başörtülü olduğu için böyle kilit bir göreve getirileceği, aslında yeterli niteliklere sahip olmayabileceği de var. Şu ana kadar Serdengeçti’nin “sağlıklı” biçimde yönettiği kurumun bu yüzden yalpalayacağı konuşuluyor. Başbakan ise, kişilerin giyimini bu şekilde tartışmanın bir ayrımcılık olduğunu söylüyor. İki tarafın da konuşmak istemediği ise, neo-liberal para politikalarının gerçekte nereye kadar faydalı olduğu; kurumun eski çizgisinde devam etmesinin kime yarayıp, kime yaramayacağı. Bu önemli sorular, karşılıklı komplo teorileri altında gömülüyor.

Devamını oku...
 
Söz ve beste : Laclau ve Mouffe’un ....RADİKAL DEMOKRASİ Yazdır E-posta
Yazar Assist. Prof. Dr. Uğur Batıl   
Friday, 15 August 2014

 Söz ve beste : Laclau ve Mouffe’un ....RADİKAL DEMOKRASİ

Liberal Demokrasinin Dönüşümü ya da Post- Marksist Teorinin Zafiyeti: “Radikal Demokrasi Projesinin Eleştirisi”

Assist. Prof. Dr. Uğur Batıl

Özet

Yakın geçmişte radikal demokrasi fikri sosyal kuram, entelektüel ve politik alanda önemli bir tartışma fikri olarak yer aldı. Geleneksel demokrasilerin ve ulusal devletlerin düzenleyici ve otoriter gücüne ilişkin şüpheler, radikal demokrasinin siyaset ve demokrasi platformundaki tartışmalardaki yükselişini anlatan unsurlar oldu. Liberal demokrasi fikrinin basit bir önermesinden doğan radikal fikri- tüm yurttaşların özgürlüğü ve eşitliği fikri- ilerici bir politik görüşü ifade eder. Cinsiyet eşitsizlikleri, etnik kimliklere dayalı eşitsizlikler, aile yaşamındaki eşitsizlikler gibi tüm eşitsizlikler, dinsel, cinsiyete ilişkin ayrımlar, eşitlikçi ilişkiler paralelinde tekrardan düzenlenmelidir. Bu çalışmanın amacı da politik ve sosyal bir değerler dizisi olarak radikal demokrasi fikrini irdelemek, yaklaşımın geleneksel demokrasi kuramıyla farkıını ortaya koyup, Radikal Demokrasi yaklaşımının toplumlardaki potansiyel etkisini tartışmaktır. Çalışma temelde Radikal Demokrasi fikrinin bir eleştirisini yapmak üzerine odaklanmıştır. Radikal Demokrasi ve toplumsal çatışma da çalışmada bu bağlamda ele alınan unsurlar olmuştur.

Devamını oku...
 
SEÇİMİ KİM KAYBETTİRDİ? NEDEN BÖYLE OLDU? Yazdır E-posta
Yazar Zeki Sarıhan   
Monday, 11 August 2014

 

 

Türkiye halkının özgürlüğünü, dirliğini, birliğini ve refahını savunan her okuryazar insan gibi, siyasi gelişmelerle de ilgileniyor ve bunları yorumlamaya çalışıyorum. 10 Ağustos 2014 cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde Türkiye halkının siyasi ve kültürel davranışlarını doğrudan ve dolaylı olarak yorumlamaya çalışan birkaç yazı kaleme aldığıma göre, bu seçim sonuçları hakkında görüşlerimi yazmak da benim için kaçınılamayacak bir zorunluluk ve bir görevdir.

Hele ki, bu yazılar nedeniyle başıma gelenler pişmiş tavuğun başına gelmediyse! 12 Haziran seçimlerinde üyesi olduğum parti, daha geniş bir kitleden oy alabilmek için “Çatı aday”a benzer adaylar göstermiş, oy kullanacağım seçim bölgesinde aday gösterilen milliyetçi bir emekli subayın görüşlerini beğenmediğim için ona değil, CHP listesine oy vermiştim. Sözü edilen aday, aynı şimdi Ekmelettin İhsanoğlu’nun karılaştığı durum gibi, kendisini aday gösteren partinin bir önceki seçimlerde aldığı oyu bile alamamıştı ama ben seçim sonuçlarını değerlendiren yazımda oyumu açıkladığım için partiden ihraç edilecekken istifa etmiştim. Buna rağmen ihraç kararından kurtulamadım!

Devamını oku...
 
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 Sonraki > Sona Git >>

Sonuçlar 1 - 12 / 1976
Image
"Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir."
22 Ekim 1922
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 
 
Makaleler: 2504
Web Linkleri: 3
Ziyaretçiler: 17103897
Syndicate
 
left
Top! Top!
right